6 Eylül 2011 Salı

Şeftali Bahçeleri - Refik Halid Karay

Okumaya başlamadan önce bilmenizi isterim ki hikâye, yazarın kullandığı dil sadeleştirilerek  basılan, üzerinde basım tarihi yazmayan onuncu baskıdan alınmıştır. Basıldığı devrin diline uyarlanan bu onuncu baskının Türkçesinin de günümüz Türkçesinden farklı olduğunu göreceksiniz. İçinde yaşadığımız zamanın Türkçesi ile basılmış nüshasını da temin edebilirdik elbet. Fakat, bu durumda, yazarın emek verip ortaya koyduğu eserden bir adım daha uzaklaşmış olurduk. Asırlar öncesinden günümüze kalmış bir mimarî sanat eserini veya bir heykeli bu günün zevkine ve sanat anlayışına göre şekillendirmeyi gayri ahlâkî görüyorsak, edebî bir eserin diline müdahaleden de aynı anlayışla kaçınmanın ve eserin aslına sadık kalmanın gereğine inanmaktayız. Gönül isterdi ki, eserin orijinal baskısını sizinle paylaşalım. Fakat, yüz yıla yakın süredir ülkemizde uygulanan yanlış dil politikaları ve Türkçemiz üzerinde yapıla gelen ameliyatlar yüzünden gerek bu eserlerin orijinal nüshalarına ulaşmak, gerekse bu nüshaların dilini anlayabilecek okurlar bulabilmek günbegün güçleşmektedir. Her ne kadar Refik Halid'in kullandığı dilden uzaklaşılmış olsa da, sizinle paylaşabildiğimiz kadarıyla yazarın ifade ve tasvir gücünün tadına varalım. Geleceğe bırakabileceğimiz en kıymetli kültür mirasımıza, Türkçemize hep beraber sahip çıkmak temennisi ile sizi bu kısa -en azından okumayı sevenler için kısa-  ve keyifli hikâye ile baş başa bırakıyoruz.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------

ŞEFTALİ BAHÇELERİ

Irmağa giden yol, kasabadan kurtulunca, göz ala­bildiğine uzanan sayısız şeftali bahçeleri arasından geçerdi. Haziran içinde bile taşkın dere ayaklarının çamurlu, ıslak tuttuğu bu gölgeli yerlerde otlar bü­tün bir yaz mevsimi yeniden yeniye sürer, kızgın güneş, ağaçların tepelerinde meyvaları pişirirken, ru­tubetli toprakta birbiri arkasına yoncalar fışkırır, ça­yırlar kabarırdı. Suların serinliği, taze ot kokusu, göl­gelik ve bereket içinde bahar, bu bahçelerde tâ kı­şa kadar uzanıp giderdi. 

Her tarafa taşkın bir şeftali kokusunun dolup sindiği durgun sıcak günlerde işsizler takım takım kasabadan inerler, ırmakta yıkandıktan sonra gelip gölgeli çimenlerde yatarlardı. Yüksek dallardaki faz­la olgun, ballı şeftaliler saplarından kurtularak dol­gun, yumuşak bir sesle yerlere, çimenler içine, ya­tanların üzerine durmamacasına yavaş yavaş dökü­lürdü. Toplamakla biter tükenir şey değildi; ürü­nün yarısı ağaçlarda kalır, böyle, pişip oldukça teker teker, ağır ağır toprağa düşer, karışır, kaybolurdu. 

Kasabanın çocuk çığlığıyle dolu, gübre kokulu kızgın sokaklarından kurtulanlara; bu kuytu, loş, hoş kokulu yerler ne tatlı gelirdi. Akşam üzerleri hükü­met memurları heybelerine rakılarını koyar, mer­keplere binip bu bahçelere gelirlerdi... Yer yer içki sofraları kurulur, sohbetler edilir, gazeller okunurdu. Şeftali bahçelerinin eğlentisi tâ uzak diyarlara bile ün salmış, dillere destan olmuştu. Onun için ne ka­dar zevkine düşkün, keyfine meraklı memurlar var­sa hep burasını ister buraya yerleşirdi. Çapkın mu­tasarrıflarla * hoş görülü kadınların uğrağı olmaktan kasaba öyle serbeslemiş, halkı öyle açılıp zevke, safaya dalmıştı ki artık uygun görülmeyen günah kal­mamıştı. 

Burası Anadolu'nun Saadâbadı idi. Tıpkı «Saadâbad» gibi burada da sürekli sazlar çalınıp çengiler oy­nar; gazeller okunup şiirler yazılırdı. İçki düşkünü mutasarrıflar, müdürler içinde, çoğu şairdi. Nedim gi­bi gazeller yazarlar; aruzdan, tasavvuftan konuşur­lar; Mevlevîlikten Melâmîlikten dem vururlardı, ömür­leri sazla, sözle tatlı geçerdi. Bu keyif düşkünü me­murlar suya sabuna dokunan işlere karışmadıkların­dan senelerce yerlerinde kalırlar, kasabayı benimse­yip evler yaptırırlar, havuzlar açtırıp kameriyeler kurdururlardı. Aslında çoğu, devrin hoş görmediği, başından savdığı kimselerdi. Yükselme ümidinde ol­madıklarından resmî işlere önem vermezler, zevkle­rine bakarlardı.

(*) Vali ile Kaymakam arası mülkiye amiri.

* **

Sıcak, ağır bir yaz günü idi... Yeni gelen Yazıişleri Müdürü ikindi vakti, kalemlerin boşalıp daireler­de kimsenin kalmadığına pek şaştı, hükümet konağı­nın iç avlusuna dizili kadife palanlı, dinç, gürbüz merkeplerden birine atlıyan, şeftali bahçelerinin yo­lunu tutuyordu. Kâtiplere kadar herkes, böyle birbirlerine selâmlar dağıtarak, şakalar yaparak, kabarık, taşkın heybelerinin ortasına gömülü, keyifli keyifli, koşa koşa uzaklaşıp gidiyorlardı. Şehrin açığında, tâ ova ile bahçeler arasında güneşe karışmış, gittikçe bü­yüyen, genişleyen bir toz bulutu geçtikleri yolu gös­teriyordu. 

Agâh Bey dünya gidişinden habersiz, kuramsal görüşlerle büyümüş dik başlı, kuru zevkli bir adam­dı. Mülkiyeden çıktıktan sonra Avrupa'ya kaçmış, fa­kat nüfuzlulardan birinin aracılığıyla İstanbul'a dön­müştü. Tam dört ay Zaptiye Nezareti (*) tutukevinde sebepsiz alıkonulduktan sonra buraya Yazıişleri Mü­dürlüğüyle atılmıştı.

(*) Eski idarede, Emniyet işleri gören bakanlık.

Anadolu içinden hanlarda kalıp köylerde yatarak memuriyetine gelirken yüreğini keder, gam kapla­mış, memlekete ciddî hizmet etmek kararını almış­tı. Başının içinde, kasabaya indiği gün, yeni düzenle­meler, örgütler, yardım dernekleri gibi ağır düşün­celer doluydu. Bu küçük şehirde kocaman işler gö­receğini, herkese parmak ısırtacak eserler çıkaracağı­nı sanıyordu. Durmıyacak, dinlenmiyecek, çalışacak­tı. Atılganlık gerek diyordu, mutasarrıftan tutarak âmir ve memurların hepsini yola getireceğine inan­mıştı. Memleketi kaplayan tembelliği, durgunluğu ka­fası almıyordu. «Bu uyuşukluk, bu kayıtsızlık ne?» di­ye kendi kendine soruyor, cevabını bulamıyordu. 

Hayır, kendisi büsbütün başka türlü bir memur, Avrupalı bir hükümet adamı olacaktı... işte bu ufak memuriyet ne iyi bir deneme alanıydı... 

Fakat ilk günü ümitsizliğe düştü. Mutasarrıf ona bu memlekette işlerin az olduğundan, rahatına bak­masından, yorgunluk almasından söz etti. «Kadı Yahya» dan beyitler okuyarak yerden selamlar, gevrek kahkahalar arasında; yerini getirip, kuru üzümden iki çekilmiş, yirmi iki grado sert rakısını övdü. Bal ile yapılmış baklavanın türlüsünü sayıp döktü. Evkaf me­muru daha ileri varmış, bekâr olduğunu anlayınca bu­rada yokluk çekilmeyeceğini müjdelemişti. Alay ko­mutanı altmış beşlik iri yarı bir bunak, baba diliy­le onu; «Safa âmedi, safa âmedi (*)» diye pek tek­lifsiz karşılamış, hiç sebepsiz, birdenbire saat mey­danındaki somaki mermerden geniş göbek taşlı, yük­sek kubbeli selâtin hamamını tarif etmişti. Önüne ge­len de şeftali bahçelerini söylüyor, keyiften, eğlence­den söz ediyordu. 

Agâh Bey şaşkına dönmüştü. Muhasebecinin: «Ar­zu buyurursanız bahçelere gidelim, merkep hazırlat­tık, eğleniriz!» teklifini hemen sert bir yüzle reddet­ti. Hükûmet konağında bir başına kalmıştı. 

İkindi güneşinin gözler alan çiy aydınlığı içinde bilmediği sokakları yabancı yabancı dolaşmaya mec­bur oldu. Kasabanın iç mahalleleri şenlik günlerine özgü bir boşlukla sessiz, durgundu. Çeşmelerden su ta­şıyan tek tük adamlarla birkaç yaşlı nineden başka kimseye rasgelmemişti. Onlar da kendisine acayip bir gözle bu saatte, herkes bahçelerde iken neden bu­ralarda dolaştığına şaşar gibi bakmışlardı... Sonra... Kızgın, dumanlı bir gurup oldu; ezan sesleri arasında kısık, uyuşuk lâmbalar birer birer yanıp kasabayı kasvetli bir gece sardı. Erkenden yatmıştı... 

Aradan birkaç saat geçmişti ki uykusundan şen seslerle uyandı, pencereye koştu. Dar sokakları kızıl alevli meşaleler aydınlatıyor, gündüz hükûmet avlu­sunda gördüğü kadife palanlı eşeklerde memurlar yarı keyif şakalaşa gülüşe geçiyordu. Geç kalanların uzaklardan gürültüsü duyuluyordu. Agâh Bey öfke­lendi. Zevk, safa bu adamları bir deniz gibi, gırt­laklarına kadar sarmıştı, içinde rahat, durgun bir ba­lık hayatı geçiriyorlar, dünya ile ilgilenmiyorlardı. Er­tesi günden başlayarak daha ciddi daha kararlı gö­rünmek, bu bayağı duygulu, âdi ömürlü adamlara da­ha sert, daha kaba davranmak niyetiyle yumrukları kısılı, yüreği kinli, tekrar uyudu... 

(*) Hoş geldiniz. 

***

Her gün bir düğün evi neş'esiyle çalkalanan bu şehirde yeni Yazıişleri Müdürü sıkıntıdan boğuluyor­du, önce işiyle uğraşıp boş vakti kalmayacağını san­mıştı, fakat yapacağı kıttı. Esniye esniye odasında gev­şiyor, uyuşuyordu. Mutasarrıfa ilk hevesle şehrin imarına, sapan ve tırpanlarının islahına, kağnı araba­larının değiştirilmesi gereğine dair ayrıntılı öneriler vermişti. 

Hiçbir sonuç çıkmıyordu. Daima gelişimden, uy­garlıktan söz açıp uzun, sinirli, umutsuzluk dolu nutuklarını, nezaketin bile örtemediği öyle anlamsız, hiçten bakışlarla uyuşuk uyuşuk dinliyorlardı ki ağlıyacağı geliyordu. Hayır, hiçbir iş yapmak, bir hiz­met görmek olanağı yoktu, ödenek azlığı, arkadaş­ların tembelliği her atılıma engeldi. Yüreğinde kö­püren gayret, hizmet isteği yavaş yavaş sönüyor, ya­tışıyordu. Bu dayanılmaz bir ömürdü... 

Zaten hükûmetteki arkadaşları da ondan bezmiş­ler, yola gelmeyen, zevkten anlamayan bu adamdan yüz çevirmişlerdi. Eski Yazıişleri Müdürü gözlerinde tütüyordu. Ne çapkın bir İzmir'liydi... Kasabaya ilk geldiği gece onu bir ziyafete götürmüşlerdi. İçip içip öyle coşmuştu ki... parmaklarına tahta kaşıklar takmış, daha yeni tanıdığı adamlar arasında takırdata takırdata saatlerce «Adanalıyı» «Konyalıyı» oynamıştı. Şairdi de... Sabahleyin geceki eğlentiyi anlatan «kat ender kat» matla'lı * gazel yazıvermiş, mutasarrıfın beyenisine erişmişti. Hatta kadı efendi; «Aziz, sen dev­rin Fuzulî'sisin!» diyerek onu gözlerinden öpmüştü.

Şimdiki müdür ne gazelden anlıyordu, ne de ra­kıdan... Nereden de buraya gelmiş, herkesin başına dert kesilmişti? Aradan iki ay geçtiği halde, bugüne dek şeftali bahçelerinin akşamcılığına onu götürememişlerdi. Kafasına zevk eğlence düşüncesi sokamıyorlardı. Muhasebeci boş yere yirmi iki grado şeftali ra­kısını ballandırıyor, Evkaf memuru arasıra evine aşırdığı Havva kuzularını boşuna övüyordu. 

Bir gün muhasebeci dayattı, hatırını kırarsa gü­cenecekti, pek geç kalmazlar, onu rahatsız etmezler­di; şöyle bir kır gezintisi yapacaklardı. Kadı, Evkaf memuru, Posta müdürü, dört, beş kişi, kalabalık de­ğil... Artık büsbütün kabalık olur diye Agâh Bey korktu, «Peki» dedi. Kasabada kimsesizlikten, işsizlik­ten de boğuluyordu. Bir defa eğlenip şu âlemi gör­mesi elbette uygun olurdu, belki de eğlenirdi; doğa güzelliğine bu kadar çekingen durmak saçmaydı... 

İkindi üzeri merkeplere bindiler, rahvan yürüyüş­lü, yumuşak palanlı rahat hayvanlardı; kendilerine özgü, ufak ufak adımlarla, çabuk, çabuk ve düzenli salıntılarile tuhaf bir yürüyüşleri vardı. Agâh Bey hoşlandı. İlle şeftali bahçelerinin arasına girip de toz­dan, güneşten kurtuldukları zaman yosun gibi ko­yu yeşil, yarı ıslak yoncalar ve su sesi büsbütün key­fine gitti. İğdeler, böğürtlenlerle örtülü iki yüksek çit arasından dolana dolana uzun bir yol gittiler. Şeftalilerin kokusu sinirlerini gevşetmişti. Eğile kalka meyva devşiren kızlara şimdi tuhaf, istekli bir göz­le bakıyordu. Arasıra elleri bohçalı, yüzleri terli takım takım kadınlara rasgeliyorlardı. Bunlar ırmaktan dö­nüyorlardı. Memleketin geleneğiydi; yazın hepsi açık­ta dereye girerler, oynaşa haykırışa uzun uzun yı­kanırlardı. Ne de iri kalçalı, endamlı kadınlardı... Yüreğe fazla bir sıcak gibi, çarpıntılar getiren sancı, istekli bakışları da vardı...

(*) Kaside veya gazelin ilk beyiti.

Muhasebeci Bey, pembeye yakın bulanık renkli bir cins şeftali rakısına düşkündü; «Bakalım benim âbı hayatı* nasıl bulacaksınız?» diye kadehi uzattı: Agâh Bey içti; biraz buruk ama baygın kokulu, de­ğişik tadlı, hoş bir içkiydi. Ötede kalem efendileri ra­kı sofrasını kurmak, mezeleri, salataları hazırlamakla uğraşıyor; odacılar kenarda ateş yakmışlar, kebap çe­viriyorlardı. Şeftali kokusuna karışan bu pişmiş et ko­kusu akşamın serinliği içinde insana keyifli bir iş­tah veriyordu; sürekli içiyorlar, üzerlerine yoğurt dö­külmüş sıcak patlıcan kızartmalarından, taratorlu se­mizotu salatalarından kaşık kaşık yiyorlardı. 
(*) Hayat suyu. İçki (rakı) anlamına.

Tâ geç vakit döndüler; dağların ardından yansı kopuk kırmızı bir ay karanlığı yararak hüzünlü hü­zünlü yükseliyordu; arka kafilede biri «Tahammül mülkünü yıktın Hülâgû Han mısın kâfir» diye hay­kırırken daha uzaklardan, Boğaziçi'nin durgun gece­lerinde suları döven bir uskur sesi gibi davulun güm­bürtüsü vakit vakit duyuluyordu. Agâh Bey, yarı ke­yifli, onu evine kadar getirdiler. Hemen soyundu, yat­tı. Her gecekine benzemeyen bu kurşun gibi ağır uyku, beynin değil, midenin, vücudun yorgunluğunu dinlendiren bu kaba uyku ne hoştu... 

Ertesi günü cuma * idi. Erkenden arkadaşları ha­ber gönderdiler, ırmağa, yıkanmaya gideceklerdi. Dö­nüşte değirmende öğle yemeği yiyecekler, akşam ra­kısını Mutasarrıfın yeni yaptırdığı havuz başında içe­ceklerdi. 

(*) Cuma. O devirde hafta tatili. 

Gitmemek istedi. Fakat bu gübreli, tozlu kasaba­da tek başına uzun bir gün nasıl geçerdi? Hem de ırmağa kadar inmemişti. Yıkanmasa bile bir kere görmek gerek değil miydi? Merkeplere atladılar, şef­tali bahçelerinden geçtikten sonra tımar görmemiş, sık gür bir ayvalığa daldılar. 

Suyun iki tarafında da dalların örgülerle çevrilip gölgeleriyle kuytulaşmış birçok ufak havuzlar vardı. Yüksekten dökülen su, buraları oymuş, derinleştir­miş, sanki yıkanması kolay olsun diye özenip hazır­lamıştı. Agâh Bey yıkanmak fikrinde değildi. Bir sü­re yalnız seyretti. Fakat baktı ki bu hiç de fena bir iş değildi; akşamki ispirto ile zehirlenmiş şu sıcak terli vücudu serin sudan elbette keyif duyacak, fay­da görecekti. Ona ince kumlu, kapanık, derin bir ha­vuz buldular, sere serpe, zevkli zevkli yıkandı. 

Şimdi dönerlerken, açılıp rahatlamış olan deri­sinden bu güzel kokulu hava kolayca giriyor, sanki kanına bile hoş kokular katıyor, ciğerlerini şeftalili, serin, eşi bulunmaz bir hava dolduruyordu. 

Değirmende, daha sabahtan gönderilip hazırlanan yağlı bir oğlak çevirmesini tam kıvamında buldular. Daha beş on türlü yemek yaptırılmıştı. O kadar yemişlerdi ki yola çıkmaya güçleri kalmamıştı. Dere kenarında, dalları sarkık koca söğütlerin altında bi­rer birer serilip uyudular. 

Mutasarrıfın evinde gece, daha kibarca, daha za­rifçe geçmişti. Rakı billur sürahilerle kesme kadeh­lerden sunuluyor, balık yumurtası, siyah havyar gi­bi Anadolu için seçme mezeler yeniliyordu, izinle li­vaya* gelen bir malmüdürü güzel keman çalmış, bir tapu memuru da İstanbul'daki Mahmutpaşa çarşısı­nın kusursuz bir taklidini yapmıştı. Çok eğlenmiş­lerdi. 

(*) İlçe ile il arası eski bir idare bölümü. Mutasarrıflık. 

Agâh şimdi hemen her eğlentiye giriyordu. So­nunda ona, kendisi için bir merkep alması gerektiğini söylediler. Köylerle, pazarlara adamlar gönderildi. İri boylu, sağlam yürüyüşlü, rahat bir eşek buldurul­du, bir de kadifeli, mor püsküllü, şeritli, saçaklı yeni palan yaptırıldı. Akşamları, Yazıişleri Müdürünün de merkebi öbürleriyle artık hükümet konağının iç av­lusunda sıralanıyordu. 

Öneriler, kararlar çoktan boşlanmıştı. Aslında çalışmıya, kendisini dinlemeğe vakti kalmıyordu. Ağus­tos içinde av başladı, erkenden kalkıp bağlara yayı­lıyorlar, çil keklik vuruyorlardı. Bütün kasaba, me­murlarının zevkine hizmetle görevliydi... Günlerce uzak köylerden jandarmalar, şöhretli zağarlar geti­riyorlar, kış için tavşan avına tazılar peyliyorlardı. Bu kusursuz bir damat yaşantısıydı. 

Eğlence toplantılarında bir kenara çekilip kahve fincanıyle yarı gizli rakı atıştıran Ceza Reisi, Agâh'ı zorluyor, «Seni evlendirelim oğlum, bu memlekette bekâr durulmaz!» diyordu. Sahi, bu güç işti. İçin için eridiğini, zorluk çektiğini o da duyuyordu. 

Karanlık bir gecede, Evkaf memuru onu arka kapıdan evinin zemin katında basık bir odaya soktu, içeride iki kadın vardı, ikisi de ün kazanmış, gü­zel, dolgun kadınlardı, erkeğe alışkın görgülü tavır­la sigara içiyorlar, uzun bir memur kuşağına böyle ya­rı gizli hizmet etmekten şiveleri nazikleşmiş, ince bir dille rahat, rahat konuşuyorlardı. 

Biri esmer, uzun boylu, endamlıydı; göğsü dar yeleğinin altında genç, gürbüz duruyor, insana dalgın, tatlı gözlerle derin derin bakıyordu. Öbürü sarışın, büsbütün iri, gösterişliydi. Uzun saçlarını elli altmış örgü yapıp sırtından aşağı, eşi bulunmaz bir atkı gibi koyuvermişti. Başlarına oyaları aynı örnek yemeni­ler bağlamışlar, üzerlerine kenarları aynı gergef iğ­nesiyle işlenmiş gömlekler giymişlerdi; ayaklarında da gül resimli çoraplar, sarı meşinden kunduralar vardı. 

Esmeri ağır başlı, tok, dolu bir sesle türküler söy­ledi, sarışını kırıla döküle, çocuksu tavırlarla oyun­lar oynadı. Agâh Bey, bu eğlentiyi umduğundan iyi bulmuştu. «Vallahi hoş, lâtif şey!» diye arkadaşına teşekkürler ediyor, öbürü, kasabaya ait açıklamalar yapıyordu. Bazan azılılar bu cins kadınların evleri önüne toplaşırlar, ağızdan dolma pis barutlu hantal tabancalar patlatarak gece yarısı mahalleyi korkuya verirlerdi. Ertesi günü jandarmalar kabahatlileri ya­kalar, koğuşta bir temiz döverlerdi; mesele de kapan­mış olurdu. 

Kış gelince gece toplulukları başlardı. Helva soh­betleri yaparlar, arasıra da o meşhur, görkemli hamamı kapatıp turşulu yemekler yerlerdi. Payitahtta (*) vilâyet merkezinde yasak olan toplantılara, eğlencele­re burada izin vardı... Herkes ucuza, kolayca eğle­nebildiğinden başkasının keyfini çok görmüyor, çe­kemezlik etmiyordu. 

(*) İstanbul.

Agâh Bey yavaş yavaş alışkınlıklarını değiştirmiş­ti. Şimdi rakısız yapamıyor, gözü önünde toprak bir imbikten halis cibre çektiriyordu. Kadınsız da dura­mamıştı, sık sık arka kapıdan eve ziyaretçiler girer­di. Entari ile püfür püfür, rahat rahat gezmeğe vü­cudu alışmıştı; eve gelir gelmez soyunuyor, bahçe üs­tündeki odaya nargilesini kurup köşeye geçiyordu. Gelsin sohbet... Kabarık şilteli rahat köşe minderle­rinin, yan yastıklarının, arasında vücudu gevşiyor; gitgide genişliyordu. 

Çalışmağa gönlünde hiç de istek kalmamıştı. Hat­tâ Kadı Efendi ile satranç oynamak, fıskiyeli kah­vede muhasebeci beyle tavla atmak gibi eğlenceler onu çoğunlukla dışarda alıkoyuyor, daireye gitme­sine engel oluyordu. Kış, aslında Akdeniz sırtındaki bu memlekette sonbahar gibi hafif geçerdi. Biraz rüz­gâr soğukça esse tavan boyu ocaklara kuru zeytin kütükleri atıyorlar, hindiler doldurarak, kazlar kızar­tarak kışın da zevkini çıkarıyorlardı. Bu gamsız, ge­niş ömür yüreğinin ateşini söndürmüştü. Şimdi ge­çen günlerdeki hizmet, imar, yeni düzenlemeler gibi fikirlerini hatırladıkça nargilesini gürleterek gülüm­süyor, arkadaşlarına kendini mazur göstermek için:
— Toyluk, ne yaparsın?.. 
Diyordu... 
Aslında ikinci yaz gelmişti. Sinirleri gevşeten olgun bir meyva kokusu sıcak rüzgârlara karışarak pencereden odaya doluyor, herkesi göz alabildiğine uzanan sayısız şeftali bahçelerine çağırıyordu. Daha geçen yıl dar redingotu sırtında; uyuşukluk üzeri­ne nutuklar veren Agâh Bey şimdi bu hoş kokulu havayı ciğerlerine kadar derin derin çektikten sonra yenleri sıvalı bol entarisi içinde rahat rahat geriniyor, yeni atılmış minderin üzerine yaslanıp: 
— Gel keyfim gel!.. 
Diye söyleniyordu. 

Feneryolu, 1919


Refik Halid Karay, Memleket Hikâyeleri, 10. basım, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, s. 37-48


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder